Yeni bir dönemin başlangıcı

 

RASİM ÖZDENÖREN 24 03 2013

 

21 Mart'13 Nevruz kutlamasıyla Türkiye'nin siyasal yaşamında yeni bir dönemecin alındığını ileri sürebiliriz.

Bu başlangıç çok daha önceki yıllarda gerçekleşebilirdi. Olmadı. Nedeni basit: kurulu düzenin öngördüğü değerler dizisi bazı tarihsel olguların, gerçekliklerin değil konuşulmasını, ima edilmesini bile yasaklayıcı bir tutum benimsemişti. 1970'li, '80'li yıllarda Kürt adını telaffuz etmek bile yasaktı. 'Kürt' kelimesi yerine 'bazı etnik unsurlar' deniyordu. Bir yazıda 'bazı etnik unsurlar' ibaresine rastladığınızda bunun Kürt'ü ima ettiğini bilmeniz gerekiyordu. Peki, ya Kürtçe diyecek olsanız? Kürtçe diye bir dil yoktu ki, Kürtçe deme lüzumuyla karşılaşılsındı...

Bizim yakın çevremiz bilir ve hatırlar ki, biz, daha o tarihlerde bu konunun çözümünün görüşmeler marifetiyle açılabileceğini ifade etmeye çalışıyorduk. Ancak 'görüşme' kelimesi netameli sayıldığı için, bu fikrimizi: 'Olaya, bir de Osmanlı yöntemiyle baksak ne yapılabilir, öyle bakılsa' diyorduk. Merak edenlere de o yöntemi: 'Osmanlı olsaydı, isyan eden taifenin ne istediği, olayın liderine sorulur; talebin meşruiyetine kail olunursa, gereği yerine getirilirdi' diye cevap veriyorduk. Fakat modern zamanların ulus devletinin böyle bir görüşme ortamını açacağına asla kail değildik. Değildik, çünkü devlet fetişizmi amansız boyutlarda zihinlere demir kazıklarla çakılmıştı. O demir kazıkları yerinden oynatmak mümkün görünmüyordu. Ta ki Ak Parti hükümetleri kuruluncaya kadar...

Bu günlere gelinmesi kolay olmadı.

Ama ensonu gelindi.

Bazıları soruyor: peki, değişen ne oldu? 21 Mart'ın öncesiyle sonrası arasındaki fark nedir?

Bir defa artık Kürtçe meydanlarda bangır bangır konuşulabiliyor.

Kürt kelimesinin telaffuz edilemediği günlerden bu günlere gelen süreci bilenler, sırf bunun bile, belli bir evre'nin geride bırakılmış olduğunu takdir eder sanırım.

1990'lı yılların başlarında Süleyman Demirel bir münasebetle: 'Kürt realitesini tanıyacağız' dediğinde kıyamet kopmuştu. O da bu cümleyi yuttu ve bir daha söylemedi. O tarihte sözünün arkasında durabilseydi gelişmeler çok daha erken bir dönemde başlamış olurdu. Ama o yürekliliği gösteremedi.

Kürt realitesini tanımak ne demekti? Kürt realitesini tanımak, Kürt kimliğini tanımak demektir. Çoğu kimsenin anlamadığı veya kabul etmek istemediği husus, tam da burada ortaya çıkıyor. Bu durumu anlamayanlar şu soruyla defide bulunmak istiyor: Türk'ün kullandığı haklardan hangisi var ki, bunu Kürt kullanamıyor? Okula mı gidemiyor, askerlik mi yapamıyor, milletvekili mi seçilemiyor? Hangi hak var ki, Kürt onu kullanamıyor? Kürtler de bu hakları kullanabiliyor, fakat Kürt kimliği ile değil, Türk kimliği ile... Dananın kuyruğunun koptuğu yer burası...

Kafası kurulu düzenin önyargılarına göre biçim almış olanların, hâlâ bu konuları gönül rahatlığı ile kabul etmesi beklenmemeli. Ama bazıları kabul edemiyor diye insanların doğal hukuklarıyla sahip olduğu, olması gereken hak kullanımını geri çevirmek mi gerekecek? Elbette hayır.

Hukuk düzlemindeki fikir çatışmalarının silahlı çatışmadan daha az zorlu geçmeyeceği peşinen bilinmeli ve kabul edilmelidir.

Kimilerinin ikna edilmesi imkânsız gibi görünse de, onlar ikna edilemiyor diye insanların doğal hakları ketmedilmemelidir. Burada da bir kere daha Osmanlı olsaydı ne yapardı sorusunun cevabını bulmaya çalışmalı... Osmanlı, temas haline geldiği halkların geleneğini değiştirmeye kalkışmadan, onlar ne ise onu öyle kabul ederek ilgi kurardı...

Konunun bir de Lozan ukdesini bertaraf etmeye dönük özelliği var ki, ona müstakil bir başlık ayırmak gerekiyor.