azsonra aktifsayfa: Mart 2013

31 Mart 2013 Pazar

Yunanistan'ın değişmez politikası, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini her şekilde desteklemek olmuştur 27 MART 2013

AB zihniyeti değişmeli

Papandreou hükümetinde Tarımsal Kalkınma 

ve Gıda Bakanı olan Kostas Skandalidis, 

'Yunanistan'ın değişmez politikası, Türkiye'nin 

AB'ye tam üyeliğini her şekilde desteklemek 

olmuştur. 

Türkiye'nin Avrupa'daki rolü çok 

özel olacaktır. 

Avrupa Türkiyesiz olmamalıdır' 

dedi. Eski bakan, AB ülkelerinin artık liderlik 

zihniyetini değiştirmesini de isted.

  27 MART 2013

 

 

Eski Yunanistan Başbakanı George Papandreou döneminde Tarımsal Kalkınma ve Gıda Bakanlığı yapan görevini 2012'de Atanasyos Saftaris'e devreden; Kostas Skandalidis'i İstanbul'da yakaladık. Tam bir İstanbul hayranı olan Skandalidis ile Yunanistan'ı, AB'yi ve tabii ki Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki son durumu konuştuk. Eski Bakan Skandalidis'in Yeni Şafak'a özel açıklamaları şöyle:

Yunanistan ekonomik krizin sembol ülkesi haline geldi. Gerek ECB'den gerekse Almanya'dan en büyük beklentiniz ne oldu?

Ne Avrupa Merkez Bankası'nı (ECB) ne de Almanya'yı anladığımı söylemeliyim. Bana göre izledikleri politik yaklaşıma çeki düzen vermeleri gerekir. Samimi bir duruş sergilemediler ve Yunanistan'ı merkezinde gelişen bu krizle baş başa bıraktılar. Uzaklara gitmeye gerek yok aynı politika yüzünden bugün Güney Kıbrıs da büyük yara alan ülkeler arasına girdi. Avrupa'nın bu çıkmazdan kurtulmasının tek bir yolu var o da karar AB'nin yönetim mekanizmasının değişmesidir.

AB ÜYELERİ AYNAYI BAKIP DERS ÇIKARMALI

Peki Güney Kıbrıs'taki son durum için ne düşünüyorsunuz?

Özellikle Kıbrıs Rum kesimindeki halk için üzücü bir durum. Bankaları kaç gündür kapalı. Paralarını bankaya emanet edememek demek, o ülkede yaşamın bitmesi demektir. Aynı şeyin Yunanistan'da yaşanmaması için AB üyesi her ülke artık aynayı yüzüne tutup kendi hesabına dersler çıkarmalıdır.

Türkiye'nin Avrupa'daki rolünü nasıl görüyorsunuz?

Türkiye güçlü bir ülke. Yunanistan'ın değişmez politikası, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini mümkün olan her şekilde desteklemek olmuştur ve olacaktır. Türkiye'nin Avrupa'daki rolü çok özel olacaktır. Avrupa Türkiyesiz olmamalıdır.

Neden Türkiye'nin önüne hep engeller çıkarılıyor?

Söz konusu olan ekonomik performanssa sonuna kadar haklısınız. Fakat olay bundan ibaret değil. Türkiye, demokratik ve kültürel düzeyde de tüm Avrupa icaplarını fiilen yerine getirmeli. Uluslararası hukuk altında ve uluslararası kuruluşların kararları dâhilinde iki yönlü sorunları çözmekte katkıda bulunmalıdır. Ben bu düşüncemi Türkiye'ye geldiğimde hükümet yetkilileriyle de paylaştım. Diğer yandan elbette ki Türkiye'nin yeri Avrupa Birliği'dir.

75 MİLYONLUK NÜFUSUYLA İKİNCİ BÜYÜK GÜÇ OLACAK

AB'de Türkiye'yi dışlayan ve öteki gören bir anlayış söz konusu…

Ben eski bir Yunanlı Bakan olarak ancak Yunanistan hakkında görüşlerimi belirtebilirim, diğer yandan diğer bazı AB üyesi ülkelerin, Türkiye'ye karşı oldukça katı tutumları olduğu konusunda haklısınız. Kendilerince geliştirdikleri en önemli gerekçenin siyasi ve demografik nedenler ile ilintili olduğunu söylemeliyim.

Ne gibi mesela?

Türkiye, tam üye olursa, AB'de 75 milyon nüfusu ile en fazla nüfusa sahip ikinci ülke olacak. AP'ye Almanya'dan sonra en fazla milletvekilini gönderecek. Aynı durum, Avrupa Konseyi'ndeki ağırlıklı oy dağılımı için de söz konusu. Türkiye'nin nüfusu hızla artıyor. 2025'ten itibaren Türkiye, Almanya'yı geçmeye başlayacak ve birlik içerisindeki ağırlıklı ülke olacak. Rakamlar, bazı Türkiye karşıtlarını korkutuyor sanırım.

Yanımızda olmanızı istiyoruz

Diplomatik ve ekonomik ilişkilerdeki düzeyin son zamanlarda yavaşlamasıyla Yunanistan-Türkiye birlikteliğinin nereye gittiğini düşünüyorsunuz?

Yunanistan-Türkiye ilişkilerinin bir durağanlık safhasında olduğuna inanmıyorum. Esasında Yunan Başbakanı Samaras'ın Türkiye'yi ziyareti Yunan tarafının niyetini açıkça gösterdi. Biz Güneydoğu Akdeniz bölgesini stabilize edecek olan ve tüm ülkeler için barışçıl, daha iyi bir gelecek için sağlam bir temel oluşturabilecek, iyi komşuluk işbirliği ve kalıcı dostluk ilişkilerine inanmaktayız. Bunu Türkiye ile yakalayacağımızı biliyoruz. Ayrıca Türkiye gibi bir ülkenin Yunanistan'ın yanında olmasını da yürekten istiyoruz.

Hiç Başbakan Erdogan'la görüştünüz mü? Erdoğan'ı nasıl buluyorsunuz? Sizce nasıl bir lider?

Başbakan Erdoğan'la uluslararası bir fuarda karşılaştım ve onu sürekli izlerim çünkü Yunanistan Türkiye ilişkileriyle son derece ilgiliyim. İç politikaları hakkında yetkin bir yorum yapamam. Gerçi her ne zaman İstanbul'a gelsem, kentin yükselen imarı ve gelişiminden fazlasıyla etkileniyorum. Fakat diyebilirim ki ülkenizin lideri olarak, sadece Türkiye'de değil, uluslararası ortamda prestijli ve tanınan bir kişilik. Başbakan Erdoğan adı zikredildiğinde onu tanımayan bir kişinin çıkabileceğine inanmıyorum. Çok güçlü bir lider.

Artık AB'nin liderlik zihniyeti değişmeli

Avrupa Birliği içinde hâlihazırda tartışılmakta olan büyüme programları hakında ne düşünüyorsunuz? Bunlar yeterli mi?

Bizim kesin fikrimiz 1990'lardan beri şudur: Avrupa bütçesi tarafından temin edilen kaynaklar son derece yetersizdir. Avrupa Birliği; üyeleri arasında sosyal bütünleşmeyi ve gelişme düzeylerinin birbirlerine yaklaşmasını temsil etmelidir. Bu da ancak daha sağlıklı ve daha zengin olan üyelerin bu maksada önemli ölçüde katkıda bulunmasıyla söz konusu olur. Böylesi büyük bir değişiklik ancak radikal ve gelişimci bir Avrupa liderliğiyle gerçekleşir. Avrupa liderliğini temsil eden zihniyetler artık değişmelidir. Ne yazık ki bugün böyle zihniyetler yok işte bu nedenle bir sonraki seçimler büyük önem taşıyor.

Peki Başbakan Antonis Samaras'ın ekonomi politikası hakkında ne düşünüyorsunuz? Eski Başbakan Papandreou ile karşılaştırdığınızda sizce hangisi daha iyiydi?

İtiraf etmek gerekir ki George Papandreou, Kostas Karamanlis'in yönetimini işler giderek kötüleştiği sırada devraldı. Bununla birlikte Papandreou yine de, daha iyi bir borç geri ödeme programını devreye sokarak - kredi kurumlarını stabilize eden - bankaların sermaye yapısını yeniden düzenlemek maksadıyla, 130 milyar Euro borcu azaltmak için 2011'de aldığı kararlarla çok daha iyi bir ortam yaratmayı başardı. Samaras ise ülkenin ihtiyaç duyduğu gerekli yapısal reformları yapmadan memorandum politikalarını takibi sürdürmeyi yeğledi. Ne diyelim fazla söze gerek yok bence!

İstanbul aşığı bir bakan

Biraz kendinizden bahseder misiniz? Kostas Skandalidis kimdir?

Esasında kendim hakkında konuşmayı pek sevmem ama şunu söylemeliyim ki çocukluğumdan beri siyasetle iç içe oldum. 35 yıldır üyesi olduğum PASOK'la büyüdüm. Müslümanların çoğunlukta olduğu Kos Adası'nda dünyaya geldim. Bu nedenledir ki kendimi İslam'a hep yakın hissetim. Hayatımda Müslüman kültürünün izlerini görmek mümkün. Yunanistan'dan kaçarak dünyanın en güzel şehirlerinden İstanbul'u sık sık ziyarete gelmem de bu yüzdendir. İstanbul büyük ve büyüleyici bir şehir. En son olarak, 2012 yılında George Papandreu kabinesinde Tarımsal Kalkınma ve Gıda Bakanı olarak görev yaptım halen aktif siyaseti sürdürüyorum.

 


Sovyetler Birliği'nin ben yıkmadım Gorbaçov, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının kendi hatası olmadığını söyledi 31 MART 2013 Sovyetler Birliği'nin merkeziyetçi yapısının değişmesi ve modernize edilmesinin gerekliliğine inandım

"Sovyetler Birliği'nin ben yıkmadım"

Gorbaçov, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının kendi hatası olmadığını söyledi.

  31 MART 2013

 

Ria Novosti'nin düzenlediği

 'Açık Ders' 

panelinde konuşan eski Sovyet lideri Mihail Gorbaçov , 

'Sovyetler Birliği'nin merkeziyetçi 

yapısının değişmesi ve modernize edilmesinin 

gerekliliğine inandım. 

 Ben her zaman birliğin korunmasından yanaydım. 

Birliğin yıkılması ile ilgili bana yönelik 

suçlamaların hiçbiri doğru 

değil. 

 

Bunlar sorumsuzca ve haklı olmayan ithamlar.'

 

 dedi.

Glastnost

 (Açıklık) 

ve Perestroyka 

(Yeniden yapılanma) 

politikaları ile Birliğin sonunu 

getirdiği eleştirilerine cevap veren Gorbaçov, 

1991 başarısız askeri darbesinin ardından 

Rusya'nın ilk devlet Başkanı Boris Yeltsin'in 

'yıkıcı tutum' içinde olduğunu iddia etti.

Perestroyka politikaları ile Rusya ve Doğu 

Avrupa ülkelerine demokrasi geldiğini savunan 

Gorbaçov, 1989'da Sovyet askerlerinin 

Afganistan'dan çekilmesinin de büyük bir 

başarı olduğunu savundu.

Eski Sovyet lider, 

'Benim siyasi kariyerim 

başarılarla dolu. 

Yaşamım her zaman siyasetle kesişti.

 Gençken okul organizasyonlarında yer aldım. 

Üniversitede de siyasetin içinde idim. 

Ağustos 1955'ten bu yana profesyonel olarak 

siyasetin içinde bulunuyorum.'

 dedi. 

Gorbaçov 

politikacı kimliğinin 1968'de Sovyetlerin 

Çekoslavakya'yı işgaline halkın duyduğu 

kızgınlığı gördüğünde reformcu yapıya 

evrildiğini kaydetti.

 

Polis, Bakan Yıldırım'ı tanımadı 'Meclis Taksi' programı için direksiyona geçen Binali Yıldırım’ı polis tanımadı.


Polis, Bakan Yıldırım'ı tanımadı

'Meclis Taksi' programı için direksiyona geçen Binali Yıldırım’ı polis tanımadı.

Onaylamadığınız hiçbir adımı atmayız Türkeş olsaydı en büyük desteği verirdi Mehmet Ali Şahin, Karabük'te çözüm süreciyle ilgili konuştu 31 Mart 2013 Pazar

"Türkeş olsaydı en büyük desteği verirdi"

Mehmet Ali Şahin, Karabük'te çözüm süreciyle ilgili konuştu.
31 Mart 2013 Pazar


''Onaylamadığınız hiçbir adımı atmayız''

Başbakan Erdoğan gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

31 Mart 2013 Pazar

 

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, televizyon kanallarında yayınlanan ''Millete Hizmet Yolunda'' başlıklı konuşmasında, gündemdeki konuları değerlendirdi.

İsrail'in, Gazze'ye yardım taşıyan Mavi Marmara gemisine gerçekleştirdiği saldırı sonrasında Türkiye'nin susmasının beklendiğini, ancak Türkiye'nin kararlılıkla ve taviz vermeden hakkını aradığını ifade eden Erdoğan, şunları kaydetti:

''Nihayetinde haklılığımız teslim edilmiştir. Kararlılığımız neticesinde, taleplerimiz yerine getirilmiştir. Özür, tazminat ve Filistin'e ambargonun kaldırılması. Türkiye, eski Türkiye olmadığını, haksızlık karşısında susacak, boyun eğecek, geri adım atacak bir ülke olmadığını bir kez daha göstermiştir."

Başbakan Erdoğan, 10 yıl boyunca milleti değil, tökezlemelerini bekleyenleri hayal kırıklığına uğrattıklarını ifade ederek, dünya ticareti azalırken Türkiye'nin kredi notunun yükseltildiğine söyledi.

10 yıl boyunca hangi meseleye el attılarsa engeller, bariyerler ve tehditlerle karşılaştıklarını dile getiren Erdoğan, "Terör, bir yandan can alırken bir yandan ocaklara ateş düşürürken, diğer yandan milleti korkutmanın, ürkütmenin, tehdit etmenin, bu yolla milleti dizayn etmenin aracı oldu" dedi.

''HİÇ KİMSEYİ KIRMADAN, HİÇ KİMSEYİ İNCİTMEDEN''

Başbakan Erdoğan, iktidar olarak, omuzlarında milletin emanetini, ülkenin mesuliyetini taşıdıklarını vurgulayarak, ''Sırtımızda yumurta küfesiyle, dikenlerin, hatta ateşin üzerinde yürüyoruz. Tek bir yanlış hareketin, küçük bir hatanın, bir yalpalamanın taşıdığımız yüke, emanete, sorumluluğa hasar vereceğinin bilinciyle ilerliyoruz. Hiç kimseyi kırmadan, hiç kimseyi incitmeden, kimseyi tedirgin etmeden mutlu sona, sevindirici sonuca ulaşmaya çalışıyoruz'' diye konuştu.

"Bir tarafı tamir ederken, başka bir tarafın bozulmaması için aşırı hassasiyet sergilediklerini ifade eden Başbakan Erdoğan, şöyle devam etti:

"Bu süreçte, sizi korkutmak, sizi tedirgin etmek, sizi maniple etmek için uydurulan iddialara, ithamlara, iftiralara asla inanmayın. Siyasi hırsla, rant hırsıyla, aklı yedeğe almış bir gözü dönmüşlükle, tarihe, ecdada, şehitlerimize sırtını dönmüş bir şaşkınlıkla, kan tutkusu içine girmiş, izanını yitirmişlerin öfke nöbetlerine aldanmayın. 10 yıldır ülkeyi büyüten, milleti yücelten bu iktidarın, milli çıkarlarımız dışında, meşruiyet zemininin haricinde, kardeşlik hukukunun uzağında bir adım atmayacağına yürekten inanmanızı istiyorum. Ne pazarlık, ne taviz, ne de geri atma bizim anlayışımızda kendisine yer bulamaz. Dışarıda nasıl haklı olduğumuz konuda dimdik durduysak, içerde de diz çökmeyiz, boyun eğmeyiz, milletin hissiyatını rencide edecek hareketlere taviz vermeyiz. Dik dururuz ama dikleşmeyiz.''

''VİCDANINIZ RAHAT OLSUN''

Başbakan Erdoğan, yaşanan süreçte milletin rahat olmasını isteyerek, ''Gönlünüz rahat olsun, vicdanınız rahat olsun. Sizin istemediğiniz, sizin onaylamadığınız hiçbir adımı biz atmayız ve attırmayız. Sizin mührünüzü basmadığınız hiçbir sürecin içinde bulunmayız. Sizi de, aziz şehitlerimizi de incitecek yollara asla tevessül etmeyiz'' değerlendirmesinde bulundu.



Tarım parsellerinde bilişim dönemi Tarımda yeni yapılan çalışmayla tarımda verimliliğin artması bekleniyor 31 Mart 2013 Pazar Tarım Parselleri Verim Modeli

Tarım parsellerinde bilişim dönemi

Tarımda yeni yapılan çalışmayla tarımda 

verimliliğin artması bekleniyor.

 

31 Mart 2013 Pazar

 

 

Türkiye'de üretim yapılan tarım parselleri 

sayısallaştırılarak, çiftçilerin tarım arazilerine 

doğru ürünleri ekmeleri sağlanacak.

Böylelikle verim artırılarak hem çiftçi hem de 

Türkiye kazanacak. Türkiye'deki tarım 

alanlarının daha etkin kullanılabilmesi için, 

tarım parsellerinde bilişim dönemi başlıyor.

''Tarım Parselleri Verim Modeli''

 

 ile ilgili 

 

bilgiler veren Gıda, Tarım ve Hayvancılık 

 

Bakanlığı Tarım Reformu Genel Müdürü 

 

Gürsel Küsek, sistemin çiftçinin yüzünü 

 

güldüreceğine dikkati çekti.

Küsek, çalışmayla ilgili olarak şunları kaydetti: 

 

“Ürünlerin doğru yönlere yönlendirilmesi 

 

sağlanabiliyor, hangi parselde hangi ürün hangi 

 

verim düzeyinde üretiliyor, bunları izlemeniz 

 

 

sağlanıyor. Kullanılan girdileri izlemeniz sağlanıyor.

 Parselde kullanılan kimyasalları 

 

izlemeniz sağlanıyor.

 

 O yörede ne kadar 

 

kimyasal gübre kullanıldı, ne kadar tarım ilacı 

 

kullanıldı bunları bilmeniz sağlanıyor.”

Küsek,  sistemle 2003-2011 yılları arasında 

 

buğday alanlarının ekiminde yüzde 10 

 

azalmanın yaşandığını, buna karşılık verimin 

 

yüzde 15 arttığını vurguladı.

 

Betonla kapatılan kuyuları yeniden açıyoruz


"Betonla kapatılan kuyuları yeniden açıyoruz"

Yıldız, betonla kapatılan petrol kuyularının yeniden açma gerekçesini anlattı.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Türkiye'nin ithal ettiği 60 milyar dolarlık doğalgaz ve petrol kalemlerinden 36 milyar dolar petrolün araçlarda kullanıldığını söyledi.

Geçmişte betonla kapatılan petrol kuyularını yeniden açmaya başladıklarını ifade eden Yıldız, bunun gerekçesiyle ilgili şunları söyledi:

"Betonlaşmış kuyular teknik tabir. Rezervlerini hesap ediyorsunuz. Buna göre baktığında açtığınız kuyu ile ilgili 2001 yılında yaptığınız hesapta, petrolün varil fiyatı 22 dolardı. Sizin petrolü çıkartma maliyetiniz 30 dolardı. Rezervlerine bakıp 'çıkartmayım' diyorsunuz. Ama şimdi ne yaptık petrolün varil fiyatı 100-110 dolar civarında ve biz bunları açmaya başladık. Bize maliyeti 40 dolar. Biz 40 dolardan çıkartıp 110 dolara satıyoruz.”

"İTHAL EDİLEN PETROLÜN YÜZDE 65'İ BİNEK ARAÇLARINDA KULLANILIYOR"

Bakan Taner Yıldız, Kayseri'deki programı çerçevesinde katıldığı bir televizyon programında ülke gündemine ilişkin soruları cevaplandırdı.

Türkiye'de petrol olduğunu ama ihtiyaçlara yetmediğini açıklayan Bakan Yıldız, "Biz petrol ülkesi değiliz. 60 milyar dolar ithalat yaptığımız doğalgaz ve petrol kalemleri var. Biz böyle olunca da genel bütçeye bakanlık olarak borçlu hissediyoruz. İthal edilen petrolün yüzde 65'i binek araçlarda kullanılıyor. Daha çok ulaşım sektöründe kullanılıyor. Karar alsak, ülkemizde ‘16 milyon arabaya binmiyoruz’ desek. Refah seviyemizden de taviz vermemek için 36 milyar dolarlık ithalat olmamış olacak. Bu işin boyutunu anlatmak için söylüyorum. Biz elektrik üretir santralleri çalıştırırız. 36 milyar dolarlık kısım harcanmaz. Burada nimet külfet ilişkisi var. Buradaki ithalat bizim kullandığımız bir üründür. O nedenle bunu söyledim." dedi.

Yıldız, Kolombiya ve farklı ülkelere kadar gitmelerindeki en büyük nedeninde enerji olduğunu anlatarak, "Biz petrolle ilgili aramalarımızı Rusya'dan, Azerbaycan, İran'da, Irak'ta Basra bölgesinde 4 saha aldık. Bugüne kadar da 160 milyon dolar harcamışız. Her birinden petrol geliri oluşturmak için yapıyoruz." şeklinde konuştu.

"TÜRKİYE'DE 1100 KUYUDAN 50 BİN VARİL, ARABİSTAN'DA 1100 KUYUDAN 10 MİLYON VARİL ÇIKIYOR"

Bakan Taner Yıldız, Türkiye'de petrolün olduğunu ancak petrol ülkesi olmadığını anlatarak, şu bilgileri verdi:
"Türkiye'deki petrol arama faaliyetleri 13,5 kat artırdık. 2012'de 57 petrol kuyusu açtık. Miktarları az olsa da yüzde 30'lar civarında isabet oldu. Ülkemizde 1100 kuyumuz var. 50 bin varil petrol çıkartılıyor. Arabistan'ın da 1100 kuyusu var 10 milyon varil petrol çıkartılıyor. Bu yeraltı zenginlikleri ile ilgili bir durumdur. Bu nedenle oturup başında ağlayacak değiliz. Libya'da, farklı ülkelerde bu operasyonlarımız olacak. Her geçen dünden daha fazla petrole ve doğalgazımız olduğu döneme gidiyoruz. 5-10 yılların sonunda olacak. Karadeniz'de petrol bulsanız bu 5-6 yıl sonra taşınıyor ve işleniyor. Şu an doğalgaz belirtisi var. Bulduk demedik. Çalışıyoruz. Bir kuyu daha kazıyoruz. Halkımıza dürüst ve şeffaf oluyoruz. Anlatıyoruz."

Güneydoğu Anadolu Bölgesinde geçmişte açılan petrol kuyularının randımanlı olmaması nedeniyle kapatıldığını belirten Yıldız, "Petroldeki fiyat artışı nedeniyle bugün verimli olan, randımanlı hale gelen petrol kuyuları açılıyor. Bu konudaki efsane söylem ve ifadeler yanlış." dedi.

"Betonlaşmış kuyular teknik tabir. Ciddi harcama yaparak kuyu açıyorsunuz. Çıkan petrolle ilgili hesap yapıyorsunuz. Rezervlerini hesap ediyorsunuz. Buna göre baktığında açtığınız kuyu ile ilgili 2001 yılında yaptığınız hesapta, petrolün varil fiyatı 22 dolardı. Sizin petrolü çıkartma maliyetiniz 30 dolardı. Rezervlerine bakıp 'çıkartmayım' diyorsunuz. Ama şimdi ne yaptık petrolün varil fiyatı 100-110 dolar civarında ve biz bunları açmaya başladık. Bize maliyeti 40 dolar. Biz 40 dolardan çıkartıp 110 dolara satıyoruz. Efsane şeklinde söylem ve ifadeler yanlış. Burada şu unutulmamalı. Yabancı sermeye para harcayarak geliyor. Bunun için gelen firmada oldu. Halka açık bir numaralı dünya şirketi Karadeniz'de arama yaptı. 450 milyon dolarlık halka açık sermayesi olan şirketti. 750 milyon dolarlık harcama yaptı ki petrol çıksa da biz betonlasak. Çıkmadı."

Torununun torununu gördü 96 yaşındaki Hanife Tan, 2'si kız 10 çocuk dünyaya getirdi 31 Mart 2013 Pazar

Torununun torununu gördü

96 yaşındaki Hanife Tan, 2'si kız 10 çocuk dünyaya getirdi.
31 Mart 2013 Pazar

Akdeniz’de bulunan Tamar kuyusunun ülkenin 40 yıllıkdoğalgaz ihtiyacını karşılayacağını tahmin ediyor 31 Mart 2013 KUDüS

İsrail'e Akdeniz doğalgazı

31 Mart 2013 KUDÜS 

 

İsrail, Akdeniz'de Tamar kuyusundan çıkardığı doğalgazı, ilk kez borularla ülkesine aktardı.



İsrail, Akdeniz'de kurduğu ve ülkenin enerji 

ihtiyacında dışa bağımlılığını azaltmasında 

büyük rol oynayacak Tamar kuyusundan 

çıkardığı doğalgazı, ilk kez borularla İsrail'e 

aktardı.

Başbakanlık ofisinden yapılan yazılı açıklamada, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun, 

''Bu İsrail ekonomisi için 

önemli bir gündür. 

Özgürlük bayramında enerji bağımsızlığında önemli bir adım attık. 

Doğal gaz sektöründe son on yılda ilerleme 

 

kaydettik, bu tüm İsrail ve İsrail halkı için iyi olacak''

 

 dediği belirtildi.

Tamar kuyusunu işleten firmanın Genel 

Müdürü Yitzhak Tshuva ise çıkarılan 

doğalgazla elektrik üretim maliyetinin yaklaşık 

yüzde 50 düşeceğini tahmin ettiklerini ifade etti.

Öte yandan, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon 

Peres, Tamar gazının akışından dolayı firmayı 

tebrik etti. Peres İsrail Başhahamı Shloma Amar ile görüşmesi sırasında, 

''Doğalgazın Şabat günü akıtılması hataydı'' 

diyerek Yahudilik değerlerinin korunması gerektiğini söyledi.

Peres doğalgaz akışının önemine de değinerek, 

doğalgazın gelecekte İsrail ekonomisi açısından 

büyük öneme sahip olacağına dikkati çekti.
İsrail çıkardığı gazın 2020 sonuna doğru bir 

bölümünü ihraç etmeyi planlarken, enerji 

uzmanları Akdeniz’de bulunan Tamar 

kuyusunun ülkenin 40 yıllıkdoğalgaz ihtiyacını 

karşılayacağını tahmin ediyor.

Nükleer silahlar ülkenin canı 31 Mart 2013 SEUL

''Nükleer silahlar ülkenin canı''

31 Mart 2013 SEUL

Kuzey Kore, nükleer silahların 

"ülkenin canı olduğunu"

 ve 

"milyarlarca dolara" 

 

bile ticaretinin yapılmayacağını açıkladı.


Kuzey Kore İşçi Partisi Merkez Komitesi,nükleer silahların 

"ülkenin canı olduğunu"

 ve 

"milyarlarca dolara"

bile ticaretinin yapılmayacağını bildirdi.
Kuzey Kore lideri Kim Jung Un'un 

 

başkanlığında toplananKuzey Kore İşçi Partisi 

 

Merkez Komitesi'nden yapılan ve resmi ajansın

 

 yayınladığı açıklamada, nükleer silahlarının 

 

"milyarlarca dolara"

 

 ticareti yapılmayacak 

"hazine" olduğu belirtildi.

Açıklamada, nükleer silahların, 

"ne Pyongyang yönetimini silahsızlanmaya 

zorlamayı amaçlayan müzakerelerde masaya 

koyulacak veya ekonomik anlaşmalarda yer 

alacak bir madde ne de siyasi bir pazarlık 

unsuru olmadığı"

 kaydedildi.

İşçi Partisi'nin karar mekanizması Merkez 

Komite'nin açıklamasında, 

 

"nükleer silahlı 

kuvvetlerin, ülkenin canını temsil ettiğini, 

bundan, emperyalist ve nükleer tehditler dünya 

üzerinde var olmayı sürdürdükçe asla 

vazgeçilemeyeceği"

 bildirildi.



Toplantıda, ekonominin güçlendirilmesi, 

 

yabancı ticaret ve yatırımın çeşitlendirilmesi, 

 

tarıma, hafif sanayiye ve 

 

"bağımsız nükleer 

 

enerji endüstrisine"

 

 odaklanılması, 

 

"uzay bilimi ve teknolojisinin geliştirilmesi"

 

 çağrılarında da bulunulduğu belirtildi.   

Kuzey Kore dün Güney Kore ile 

 

"savaş durumuna"

 

 geldiğini duyurmuştu.


Yeni bir dönemin başlangıcı RASİM ÖZDENÖREN 24 03 2013

Yeni bir dönemin başlangıcı

 

RASİM ÖZDENÖREN 24 03 2013

 

21 Mart'13 Nevruz kutlamasıyla Türkiye'nin siyasal yaşamında yeni bir dönemecin alındığını ileri sürebiliriz.

Bu başlangıç çok daha önceki yıllarda gerçekleşebilirdi. Olmadı. Nedeni basit: kurulu düzenin öngördüğü değerler dizisi bazı tarihsel olguların, gerçekliklerin değil konuşulmasını, ima edilmesini bile yasaklayıcı bir tutum benimsemişti. 1970'li, '80'li yıllarda Kürt adını telaffuz etmek bile yasaktı. 'Kürt' kelimesi yerine 'bazı etnik unsurlar' deniyordu. Bir yazıda 'bazı etnik unsurlar' ibaresine rastladığınızda bunun Kürt'ü ima ettiğini bilmeniz gerekiyordu. Peki, ya Kürtçe diyecek olsanız? Kürtçe diye bir dil yoktu ki, Kürtçe deme lüzumuyla karşılaşılsındı...

Bizim yakın çevremiz bilir ve hatırlar ki, biz, daha o tarihlerde bu konunun çözümünün görüşmeler marifetiyle açılabileceğini ifade etmeye çalışıyorduk. Ancak 'görüşme' kelimesi netameli sayıldığı için, bu fikrimizi: 'Olaya, bir de Osmanlı yöntemiyle baksak ne yapılabilir, öyle bakılsa' diyorduk. Merak edenlere de o yöntemi: 'Osmanlı olsaydı, isyan eden taifenin ne istediği, olayın liderine sorulur; talebin meşruiyetine kail olunursa, gereği yerine getirilirdi' diye cevap veriyorduk. Fakat modern zamanların ulus devletinin böyle bir görüşme ortamını açacağına asla kail değildik. Değildik, çünkü devlet fetişizmi amansız boyutlarda zihinlere demir kazıklarla çakılmıştı. O demir kazıkları yerinden oynatmak mümkün görünmüyordu. Ta ki Ak Parti hükümetleri kuruluncaya kadar...

Bu günlere gelinmesi kolay olmadı.

Ama ensonu gelindi.

Bazıları soruyor: peki, değişen ne oldu? 21 Mart'ın öncesiyle sonrası arasındaki fark nedir?

Bir defa artık Kürtçe meydanlarda bangır bangır konuşulabiliyor.

Kürt kelimesinin telaffuz edilemediği günlerden bu günlere gelen süreci bilenler, sırf bunun bile, belli bir evre'nin geride bırakılmış olduğunu takdir eder sanırım.

1990'lı yılların başlarında Süleyman Demirel bir münasebetle: 'Kürt realitesini tanıyacağız' dediğinde kıyamet kopmuştu. O da bu cümleyi yuttu ve bir daha söylemedi. O tarihte sözünün arkasında durabilseydi gelişmeler çok daha erken bir dönemde başlamış olurdu. Ama o yürekliliği gösteremedi.

Kürt realitesini tanımak ne demekti? Kürt realitesini tanımak, Kürt kimliğini tanımak demektir. Çoğu kimsenin anlamadığı veya kabul etmek istemediği husus, tam da burada ortaya çıkıyor. Bu durumu anlamayanlar şu soruyla defide bulunmak istiyor: Türk'ün kullandığı haklardan hangisi var ki, bunu Kürt kullanamıyor? Okula mı gidemiyor, askerlik mi yapamıyor, milletvekili mi seçilemiyor? Hangi hak var ki, Kürt onu kullanamıyor? Kürtler de bu hakları kullanabiliyor, fakat Kürt kimliği ile değil, Türk kimliği ile... Dananın kuyruğunun koptuğu yer burası...

Kafası kurulu düzenin önyargılarına göre biçim almış olanların, hâlâ bu konuları gönül rahatlığı ile kabul etmesi beklenmemeli. Ama bazıları kabul edemiyor diye insanların doğal hukuklarıyla sahip olduğu, olması gereken hak kullanımını geri çevirmek mi gerekecek? Elbette hayır.

Hukuk düzlemindeki fikir çatışmalarının silahlı çatışmadan daha az zorlu geçmeyeceği peşinen bilinmeli ve kabul edilmelidir.

Kimilerinin ikna edilmesi imkânsız gibi görünse de, onlar ikna edilemiyor diye insanların doğal hakları ketmedilmemelidir. Burada da bir kere daha Osmanlı olsaydı ne yapardı sorusunun cevabını bulmaya çalışmalı... Osmanlı, temas haline geldiği halkların geleneğini değiştirmeye kalkışmadan, onlar ne ise onu öyle kabul ederek ilgi kurardı...

Konunun bir de Lozan ukdesini bertaraf etmeye dönük özelliği var ki, ona müstakil bir başlık ayırmak gerekiyor.

İstemezükçüler her dönemde vardı RASİM ÖZDENÖREN 21 03 2013

İstemezükçüler her dönemde vardı

RASİM ÖZDENÖREN 21 03 2013

 

Cumhuriyet döneminin iki hatırı sayılır ıslahat hareketi 80'li yıllardaki Turgut Özal dönemi ile 2000'li yıllarda Tayyip Erdoğan dönemi olarak belirlenebilir.

Bu iki döneme ıslahat dönemi diyorum, çünkü:

Her iki harekette de temel aynı bırakılmak suretiyle bir tür revizyona (düzeltme, yenileme) gidilmiştir.

Özal döneminin karakteristiği belki teknik ve iktisadî açıdan ön alırsa, Erdoğan dönemi hukuk ve özgürlük açısından karakteristik sayılabilir.

Özal dönemi, ülkeye bilgisayarın ithal edildiği bir evreye tekabül ediyor. Ağır sanayii değil, ileri teknolojiyi hedef almış bir iktisadî yapı öngörülüyordu. Ayrıca iktisadî açıdan da yeniliklerin yaşandığı bir dönem belirleniyordu. Kota ve ithal ikamesi uygulamasının kaldırılması, TL'nin konvertibl niteliğe kavuşturulması, faizin ve döviz kurlarının dalgalanmaya bırakılması gibi, bu ülke ekonomisinin alışık olmadığı çoğu uygulama o dönemin yenilikleri arasında sayılabilir. Günümüz gençleri için belki fazlaca bir anlam taşımayan özel televizyonun kurulması, artı, ekranların renkli hale getirilmesi de Özal döneminin getirileri arasında sayılmalıdır. Keza özel radyoların açılması gene o dönemin kazanımları arasında yer alır.

Buna rağmen, kurulu düzenin bekçiliğine soyunmuş olan mahfiller (sivil olsun, askerî olsun), bu yenilikleri hazmetmek istememişlerdir. Özal'a karşı tertiplenen suikast teşebbüslerinin arkasında, ideolojik saiklar yanındı, onun getirdiği bu yeniliklerin hazmedilmesindeki güçlükler de olmuştur denebilir.

Recep Tayyip Erdoğan döneminde ise, vesayet düzeninin tasfiyesi ön alır. Bu dönemde, kurulu düzenin kısıtlı özgürlüklerini tesviyeye yönelik bir teşebbüs başlatılmıştır. Hukuk alanındaki kısmî düzenlemelerin başlatılması, büyük ihtimalle Ergenekon davasının sonuçlanmasından sonra ikmal edilebilecektir. Başta yeni bir Anayasa yapılması olmak üzere, diğer yasalarda yer alan antidemokratik hükümlerin tasfiyesi işi yakın gelecekteki evrede ikmal edilebilecektir, diye tahmin edilebilir.

Bu durumdan gene kurulu düzeni 1920'lerin, 30'ların haliyle muhafaza etmek isteyen ve kurulu düzene o haliyle sahip çıkmak isteyen statükocu muhafazakâr (tutucu) kesim razı olamıyor. Burada, özeleştiriye tahammülsüzlük ön almaktadır. Özal'ı istemeyenlerle Erdoğan'ı istemeyenler aynı tahammülsüz familyanın karakterini taşıyor.

Aynı durum SSCB Rusya'sında da yaşanmıştı. Orada da, kurulu düzenin muhafazakârları şeffaflığa ve yeniden yapılanmaya (glasnost ve perestroyka) karşı koymuşlardı.

Bu basit gerçeklikleri dile getirmeme neden, geçenlerde, Ankara'da 'Nükleer Santral Karşıtı Platformu Ankara bileşenleri üyeleri'nin, yaptığı eylem oldu (11 Mart 2013). Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde toplanan grup, ''Nükleere hayır'', ''Yaşamı seçin nükleerden vazgeçin'' ve ''Nükleer enerji istemiyoruz'' yazılı pankartlar açtı, çeşitli sloganlar attı. Bu grupta yer alanların, vaktiyle Patrona Halil'in önderliğinde 'Matbaa istemezük' diye İstanbul sokaklarında nümayiş yapanlardan bir farkı görünmüyor. Doğrudur, nükleer santralların riski mevcuttur, fakat aynı risk barajların veya elektrik santrallerinin riskinden ne daha fazladır, ne de daha az...

Ah, her kesimdeki 'istemezükçülerin' bir de ne 'istedüklerini' bilebilsek!

Özür, yeni bir sayfa açmayı içerir 28 03 2013 RASİM ÖZDENÖREN

Özür, yeni bir sayfa açmayı içerir

RASİM ÖZDENÖREN 28 03 2013

 

Hakikatin kabulü her zaman kolay olmaz.

Zihnimizi belirleyen öyle önyargılar var ki, onları bir anda bertaraf etmek elden gelmeyebilir. Yalnızca zihnimiz angaje olmamıştır, etrafa yaydığımız, bizden sadır olmuş olan fikirler de yalnızca bizi değil, o fikre muhatap kılınmış olan çevreyi de etkisi altında bırakmış ve bizi çevreye karşı angaje duruma düşürmüş olabilir.

Malcolm X, anılarında ilginç, çok ilginç bir olay anlatır. Hayatının son yılında, 1963'te hacca gider. Orada gördüğü İslamiyet kendisinin ABD'de öğrendiği İslamiyet ile bağlantılı değildir. Amerika'daki arkadaşlarına çok etkili mektuplar yazarak bu durumu anlatmaya çalışır (bu mektuplardan bazılarını bu satırların yazarı Türkçe'ye çevirip Edebiyat dergisinde yayınlamıştı). ABD'ye döndükten sonra da, hareketin lideri olan Elijah Muhammed ile görüşerek durumu ona da anlatır. Der ki: 'Bizim burada yaptığımız, beyaz ırkçılığa karşı kara ırkçılığı körüklemektir. Biz, aslında ırkçılık yapıyoruz; ırkçılığımıza da İslam dinini alet ediyoruz. Ben hac esnasında, beyazlarla aynı sofrada oturdum, sarışın insanlarla aynı sofrada yemek yedim; kollarımız, dirseklerimiz birbirine değdiğinde kendilerini benden kaçırmıyorlardı. Biz, ABD'de yürüttüğümüz İslam politikası ile ırkçılık kanserinin üstesinden gelemeyiz. Irkçılık kanseriyle baş edebilmek için İslam'ın hakikatine sahip çıkmalıyız. Irkçılıkla ancak böylece baş edebiliriz.'

Fakat Malcolm X'in teklifi Elijah Muhammed tarafından kabul görmez. Nedeni şudur, Elijah M. durumu şöyle açıklar: 'Biz, der, yıllardır kara derili adama İslam'ı böyle anlattık. Şimdi, bu dediklerimiz yanlışmış, yanılmışız; İslam bizim anlattığımız gibi değilmiş, aslı böyleymiş diye bir özür ile onların karşısına çıkarsak, bize kimse itibar etmez. O zaman yanılanın şimdi de yanılmadığını nasıl bilebilirim diye düşünürler ve etrafımızdan dağılırlar.'

Bunun üzerine Malcolm X yoluna tek başına devam etmeye karar verir. Yeni bir örgüt kurmaya teşebbüs eder. Fakat teşebbüsünü tamamlayamadan bir suikasta kurban gider.

Malcolm X'in bu anekdotundan çıkartılacak dersler var: 1. Özür dilemek kolay değildir. 2. Özür dilemek, bir bakıma, başkasının kınamasını göze almayı, fakat başkasının kınamasını dikkate almamayı gerektir, 3. Hakikat yolunda tek başına kalmak da mukadder olabilir, fakat tek başına kalmak yılgınlık nedeni olmamalıdır. 4. Bir özür her zaman tek başına bir özür olarak kalmaz; bir hakikatin teslim edilmesi bağlamında bir anlam taşır. 5. Özür, geçmişin aklanmasını da tazammun eder; dolayısıyla özür dileyenin geçmişteki ayıbı onun yüzüne vurulmamak gerekir. 6. Özürle yeni bir sayfa açılmışsa, bu yeni sayfa yalnızca özür dileyeni bağlamaz, kendinden özür dileneni de bağlar.

Ben bu yazıya gerek Öcalan'ın, gerek Netanyahu'nun özürleri sadedinde inşa edilecek politikanın hangi düzlemde gerçekleştirilebileceğine bir giriş olarak başlamak istemiştim. Fakat giriş uzadı ve bizim konuya girmemizi önledi. Yeni bir sayfa açmak da kolay olmuyor demek ki! Ancak şunu söylemeden konuyu bırakmayalım: kimilerinin bölünme (ülkenin bölünmesi) diye düşündüğü olgu, aslında tam da bütünleşmeye delalet eder. Düz mantığın çıkarımlarıyla çelişme mantığının çıkarımları ve kabulleri her zaman örtüşmeyebilir.

İsrail'in, özrünü ABD'nin (veya özel isimle söylersek Obama'nın) telkiniyle dermeyan ettiğini ileri sürenler oluyor. Telkin, baskı, hatır, adı ne olursa olsun ve kimden gelirse gelsin, neticede özür dileyen İsrail'dir. İsrail'in özür dileği ile Öcalan'ın helalleşme dilemesi, geleceğin siyaseti için yeni bir sayfanın açılmasını tazammun ediyor. O gelecekte, kötümserlerin düşündüğü gibi bölünme değil, bilakis bütünleşme söz konusudur. Bir bakıma statuquo antın oluşturulması için bir teşebbüs çabası... Bu teşebbüsün radikal sonuçları önümüzdeki zaman dilimi içinde gözlemlenecektir.

Lozan ukdesi, bölünme paranoyası RASİM ÖZDENÖREN 31 03 2013

Lozan ukdesi, bölünme paranoyası

RASİM ÖZDENÖREN 31 03 2013

Her siyasal girişimin ardından ya da aklına her geldiğinde ülkenin bölüneceği kaygısını dışa vuranların bu halini görünce bu duruma 'bölünme paranoyası' diyorum ya, bu paranoyaya neden olan fenomen Lozan ukdesidir.

Bu ukde çözülmedikçe bölünme paranoyasından kurtulmayı ummak da boş bir beklenti olur.

Lozan ukdesi...

Bu ukde yenilmişlere özgü bir sıkıntıdır. Ukde, kişisel temelde ortaya çıkabileceği gibi, ulusal ölçekte de dışa vurabilir.

Maraş ağzında, yenilmişlere özgü bu ukdeye 'gözünün kirişi kırılmış' derler. Birisi, dayak yediği kişiyi uzaktan bile gördüğünde yolunu değiştirir, ona görünmek istemez. Çünkü onu her gördüğünde bir daha dayak yiyeceğini düşünür ve bir daha dayak yemek istemediği için de, dayak atandan kaçar.

Biz, 1699'dan bu yana hiçbir askeri başarıya imza atamadık. Bu nedenle de ufak tefek savunma savaşlarında bile bir zafer payı aramaya kalkıştık. Osmanlının ilk savunma savaşı 1601 yılında Kanije'de vuku buldu. Bu savunmanın komutanı Tiryaki Hasan Paşa, vezirlik rütbesiyle ödüllendirilince ağlamıştı. 'Eskiden böyle küçük başarılara bu kadar büyük ödüller verilmezdi; demek, nereden nereye gelmişiz...' diyerek. İkinci savunma savaşımız 93 Harbi'ndeki(1877 Osmanlı-Rus savaşı) Plevne savunmasıdır. Komutan Gazi Osman Paşa mağlup edilip esir alındıktan sonra çıkartılan ağıtta: 'Şanı büyük Osman Paşa / Plevne'den çıkmam diyor' diyerek gözyaşı dökmede teselli arıyorduk. Ağıtta, Osman Paşa'nın Plevne'den çıkmam diye direttiğini terennüm ediyorduk, ama Osman Paşa Plevne'den çoktan sökülüp atılmıştı. Plevne'yi de gözde büyütmeyin, küçücük bir kaledir orası... Ve tarihimizin en hazin savunma savaşı olan 1916 Çanakkale olayında 250 bin vatan evladının ölümünü göz ardı etmeye çalışarak düşmanı püskürtmekten bir avuntu payı çıkarmak istiyorduk. Bu nasıl bir zaferdi ki, İstanbul'a girmesin diye uğraştığın güçler 2 yıl içinde İstanbul sokaklarında fink atıyordu. Süleyman Nazif'in 'Kara Bir Gün' diye yaftaladığı İstanbul işgali... Böyle dediği için o da tutuklanmıştı.

Lozan... Ah, Lozan!

Lozan'ın anlamını kavrayabilmek için antlaşma masasına oturduğun tarihteki sınırlarınla, masadan kalktığın tarihteki sınırlarına göz atmak yeterlidir.

Her yenilgiden sonra kuyruğu dik tutma çabasının söylemi futbol maçlarımıza kadar sirayet etmiştir. Son yıllara kadar futbol fanatiklerinin dilinin pelesengi olmuş olan 'yenildik ama ezilmedik' şeklindeki umutsuzlara özgü teselli, siyaset arenasından spor alanına düşmüş bir yansımadır.

Yüzleşmeden korkuyoruz. Çünkü kendimizle, tarihimizle yüzleşmeye çıktığımızda oradaki yenilgilerle karşılaşmayı içimize sindirmek istemiyoruz. Oysa bu yüzleşmeyi yapmadıkça aptal tesellilerde çıkış yolu aramaya, fakat o yolu asla bulamamaya hükümlü olduğumuzu bilincimiz söylemese de bilinçaltımız fısıldayıp duruyor.

1908 ile 1918 arasında İttihatçıların sebep olduğu yanlışlıkları bu gün bile kabul etmek istemiyoruz. Çünkü Cumhuriyet dönemi de aslında İttihatçı zihniyetin bir başka düzlemde devamını içeriyor.

Biz, mikro düzlemdeki kişisel fedakârlıklarımız ile siyasal düzlemdeki makro hatalarımızı, yenilgilerimizi birbirine karıştırıp durduğumuz için, ne Kanije'yi, ne Plevne'yi, ne Çanakkale'yi, ne Ermeni tehcirini anlamaya güç yetirebiliyoruz. Çanakkale şehitlerine döktüğümüz gözyaşları bir karşılık bulsun diye, o şehitler canlarını boşa vermiş sayılmasın diye Çanakkale'ye de bir zafer çelengi armağan etmek istiyoruz. Ölenler şehittir, ama Çanakkale nedir?

Ortalarda gezinen bazı siyaset figürlerimizin 'ölmek var, dönmek yok' kabilindeki sloganlarında, gene aynı yenilgi ukdesinin çizgilerini gözlemlemek mümkündür.

Lozan ukdesi, kimilerinin indinde onmaz biçimde devam ediyor.

Terörle mücadelede uzun yıllar silah kullanma tek çare olarak düşünüldü. Şimdi duruma, siyasal platforma aktarılarak vaziyet edilmek istenince kafalar bir daha karıştı. Acaba bölünüyor muyuz paranoyası nüksetti. Hayır, bu barıştan bölünme çıkmaz. Lozan ukdesini bertaraf edebilirsek, dahası Lozan öncesi statükoyu aklımıza getirebilirsek, barıştan bölünmenin değil, fakat bütünleşmenin doğacağını tasavvur etmekte zorlanmayız.

Kurulu düzen ve savunucuları RASİM öZDENöREN 22 01 2009 Devrimci olanla tutucular arasındaki çekişme hakka ilişkin düzlemde de

Kurulu düzen ve savunucuları

RASİM ÖZDENÖREN 22 01 2009

Savaşım bir düzlemde hak ile batıl arasında 

geçiyorsa, bir başka düzlemde de devrimci 

zihniyetle tutucular arasında oluşuyor.

Bu ikinci düzlem sanıyorum daha üstte duran 

bir alan...

 

Devrimci olanla tutucular arasındaki çekişme 

hakka ilişkin düzlemde de, batıla ilişkin olanda 

da sürüp gidiyor çünkü...

Batı Avrupa'da yüzyıllar boyunca tutucular 

genelde dine bağlı olanların arasından 

çıktığından, bu durum tutuculukla dine 

bağlılık arasında bir özdeşliğin kurulmasına yol 

açmıştır. Elbette yanlış olarak...

Martin Luther, örneğin, tutucu muydu? 

Hıristiyanlık bağlamında ilk cesur, dahası 

cüretkâr çıkış onun tarafından gerçekleştirildi.

 

İslam dünyasının mücedditleri de 

–adı üstünde-

 birer yenileyicidir. Hıristiyan dünyanın 

reformcuları ile Müslüman dünyanın 

mücedditleri arasında şu fark var: 

ilki dine karışmış bidatleri dinde içselleştirmeye

 çalışırken, ikinciler bidatleri dinden 

tardetmeye çalışır.

Başlangıçta devrimci olan fikirler sürgit 

devrimci kalmıyor. 

Olay toplumsal sürekliliğin 

doğasına aykırı düşüyor çünkü.

İnsan yaşıyorsa, orada değişiklik de olacaktır. 

İnsan zihninin geleceğe açık olan ırasıyla ilgili 

bir durumla karşı karşıya geliriz burada.

Bir yanda devrimciler, bir yanda tutucular...

 

Tutucular, körün değneğini bellediği gibi kurulu düzenin değerlerine yapışmış olarak durmayı yeğliyor: her zaman böyle olmuştur. 

Cahiliye dönemini hatırlayın. Aslında Peygamber (as)'in teklifi karşısında putları savunmaya girişenlerin çoğu doğrudan putun kendinde olan 

"değerini"

 savunmaya çıkmış değildi.

 Fakat put, kurulu düzenin işleyişinde çıkar ilişkisinin odağını oluşturuyordu.

 Kâbe'nin putları dışlanırsa o putlarla birlikte 

kurulu düzenin çıkar düzeneği de elden 

kaçırılmış olacaktı. 

Puta tapıcılar nezdinde niza, temelde, kurulu düzenin çıkar ilişkisinin yer ve el değiştirmesi biçiminde algılanıyordu. 

Olayı salt var olan çıkar ilişkisi açısından 

gördükleri için yeni düzenin sağlayacağı 

semahatı görmeyi reddediyorlardı.

Her yeni düzen günün birinde eskir. Kaçınılmaz olarak...

Bu yüzdendir ki, İslam, her yüzyılda bir, bir 

yenileyici marifetiyle dinin yenilenmesini 

öngörüyor. 

Dinin yenilenmesi, dine karışmış 

olan bidatlerin dinden arındırılması anlamını 

tazammun ediyor.

İnsan eliyle gerçekleştirilmiş devrimler de eskir. 

O devrimleri asal haliyle elde bulundurmaya 

çalışmak tutuculuğun tam da kendisidir. 

 

Sovyetler Birliği, ortadan kalkmasına takaddüm eden yaklaşık on yıl içinde 

durumunu berrak biçimde gördü. 

Saydamlık ve yeniden yapılanma süreci devletin yenilenmesi amacına yönelik 

çalışmaların toplamıdır. 

 Eğer süreç başarılı olmayaydı devlet kökünden çatırdayıp gidecekti. 

Bu gün ortada hâlâ Rusya diye bir devlet varsa varlığını yenilikçilerin çabasına borçludur.

Türkiye içindeki aktüel çalkantının kökeni de devrimcilerle tutucular arasındaki çekişmeye dayanıyor.

 Bir yanda eski devrim yanlıları kurulu düzeni var olan haliyle muhafaza etmeye çaba 

gösterirken, bir yanda da onun yenilenmesini 

sağlamak isteyenler yer alıyor. 

Eski devrimciler kurulu düzeni başlangıçtaki 

haliyle elde tutmak için gizli örgütlenmeler, 

çetecilik, hükümet darbeleri dâhil ellerinden 

gelen ne varsa yerine getirmekten geri 

durmuyor. 

Yenilikçiler ise, yapıyı tümden 

yenilemeyi öngörüyor.

Burada bir çıkar çatışmasının olduğu bellidir.

 Tutucular, bu demektir ki çeteciler, tasfiye 

edildiğinde kurulu düzenin yerleşik ilişkisine 

dayalı olan çıkar kaynağı da ellerinden alınmış 

olacaktır. 

Canhıraş biçimde savunulan şey, bu çıkarın 

ellerinden alınmasını önlemeye yöneliktir. 

 

Fakat yenilikçilerin galebesi son raunda bile kalmış olsa, süreç kendi doğal akışına ulaşır. 

Başarı, değişimi, yani yenilenmeyi isteyenlere 

selam verecektir. 

Kaçınılmaz olarak...

Kral Faysal Ödülleri dağıtıldı 31 Mart 2013 RİYAD

Kral Faysal Ödülleri dağıtıldı

31 Mart 2013 RİYAD 

 

Dünyanın en prestijli ödülleri arasında yer alan 

Kral Faysal Ödülleri başkent Riyad'da 

düzenlenen törenle sahiplerine dağıtıldı.


Dünyanın en prestijli ödülleri arasında yer alan 

Kral Faysal Ödülleri törenine, Mekke Valisi 

Prens Halid el-Faysal ve çok sayıda üst düzey 

yetkilinin yanı sıra dünyanın dört bir yanından 

229 seçkin davetli katıldı. 

 

Suudi Arabistan Kralı adına törene katılan 

Veliaht Prens Salman bin Abdulaziz, 

 

"İslama hizmet" 

ödülünü Filistin'den, 

 

''Mescid-i Aksa Muhafızı'' lakabıyla tanınan 

1948 İslami Hareketi Lideri Şeyh Raid Salah'a verdi.

 

"Arap Dili ve Edebiyatı"

 dalındaki ödül 

Mısır'dan Kahire Arap Dili Akademisi'ne, 

"Tıp" 

dalındaki ödül Amerikalı Prof. Jeffrey 

Michael Friedman ile Prof Douglas Leonard 

Coleman'a, 

"Bilim"

 dalındaki ödül Kanadalı 

Prof. Paul B. Corkum ve Avusturyalı Prof. Frenc Krausz'a verildi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, en prestijli 

"İslam'a hizmet" ödülüne 2010 yılında layık görülmüştü.

 

Kral Faysal Ödülleri 1979'dan beri veriliyor. 

Ödülleri alanlardan 9 kişinin daha sonra Nobel 

ödülünü kazanması, Kral Faysal Fonu 

yetkilileri tarafından övünç kaynağı olarak 

gösterilirken, dikkatlerin Arap dünyasında bu 

ödüllere çevrilmesine neden oldu.

Ödüle layık görülenler ocak ayında açıklanıyor 

ve bu açıklamadan 2 ay kadar sonra ödüller 

Riyad'da düzenlenen törenle sahiplerine 

dağıtılıyor. Törende hüsnühatla yazılmış 

sertifika, 24 ayar değerinde hatıra madalyası, 

200 gram altın madalyon ve 200 bin dolar para 

ödülü veriliyor.

 

Ödüllerin verildiği kişilerin 

inanç veya milliyetlerine bakılmıyor.

Daha önce ödül alanlar

Uluslararası Kral Faysal Ödülü'ne daha önce layık görülen bazı isimler ise şöyle:


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 

Prof. Dr. 

Fuad Sezgin, 

 

Prof. Dr. Halil İbrahim İnalcık, 

 

Prof. Dr. Mikdat Yalçın, Pakistan'dan 

Ebu'l-A'la el-Mevdudi, Hindistan'dan 

Ebu'l-Hasan en-Nedvi, Güney Afrika'dan 

 

Ahmed Hüseyin Deedat,

 

 Suudi Arabistan Kralı

 Abdullah bin Abdulaziz,

 

 Mısır'dan 

Muhammed el-Gazzali, Prof. Dr. Rüşdi Hifni 

Raşid, İngiliz Profesör James Fraser Stoddart, 

 

Bosna Hersek'in eski Devlet Başkanı Aliya 

İzzetbegoviç, 

 

Katar'dan Yusuf el-Kardavi ve 

Suudi Arabistan'dan Muhammed Mustafa el-Azami.

 

FATİH projesinin Türkiye'nin yatırım ve inovasyon çekmesi için önemli bir proje olduğuna işaret ederek Microsoft Ar-Ge laboratuvarı kuruyor 31 Mart 2013 BURSA

Microsoft Ar-Ge laboratuvarı kuruyor

31 Mart 2013 BURSA 

 

Microsoft Türkiye Genel Müdürü Özmen, 

 

''FATİH çerçevesinde Türkiye'de ilk eğitim 

Ar-Ge laboratuvarını kurmak için çalışma 

yapıyoruz'' 

 

dedi.


Microsoft Türkiye Genel Müdürü Tamer 

 

Özmen, Bursa Valiliği ile Capital ve Ekonomist 

 

dergilerinin iş birliğiyle düzenlenen, Anadolu 

 

Ajansının medya sponsoru olduğu

 

 ''Uludağ Ekonomi Zirvesi''nde AA muhabirine 

açıklamalarda bulundu.

 

İnovasyon ve Ar-Ge ilgili önemli teşviklerin 

açıklanmasının sektöre katkılarını da 

değerlendiren Özmen, inovasyonun önemine 

dikkati çekti.

 

Özmen, FATİH projesinin Türkiye'nin yatırım 

ve inovasyon çekmesi için önemli bir proje 

olduğuna işaret ederek, Microsoft olarak bu 

proje üzerinde 15 yıldır çalıştıklarını ve uçtan 

uca çalışan, FATİH vizyonunu tamamıyla 

hayata geçiren altyapıyı kurduklarını ifade 

etti. 

Projenin çok önemli bir vizyona sahip olduğuna

 dikkati çeken Özmen, '' Microsoft FATİH 

projesinin içinde olmayı arzu ediyor. 

 

FATİH 

projesinin içinde olmak Microsoft'un ülkemize 

kaynak aktarmasına sebep olacaktır. FATİH 

çerçevesinde Türkiye'de ilk eğitimAr-Ge

 laboratuvarını kurmak için çalışma yapıyoruz'' dedi.

3 aydır tedavi gören Talabani'nin sağlık durumu iyiye gidiyor 31 Mart 2013

Talabani'nin sağlık durumu iyiye gidiyor

31 Mart 2013 

Almanya'da tedavi gören Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin sağlık durumunun iyiye gittiği bildirildi.

ERBİL 

Almanya'da yaklaşık 3 aydır tedavi gören Talabani'nin özel doktoru ve aynı zamanda Kerkük Valisi olan nöroşirurji uzmanı Dr. Necmeddin Kerim, yaptığı yazılı açıklamada, Talabani'nin sağlık durumunun iyiye gittiğini ve tedaviye cevap verdiğini belirtti.

Kerim, ''Talabani'nin sağlık durumu iyiye gidiyor. Konuşuyor, okuyor ve spor yapıyor'' ifadesini kullandı.

Doktorların Talabani'nin iyileşme süreci hakkında iyimser olduğunu aktaran Kerim, Cumhurbaşkanı'nın ne zaman Irak'a döneceğine, tedavisini yürüten sağlık ekibinin karar vereceğini kaydetti.

Bağdat'ta, 17 Aralık 2012'de beyin kanaması geçirdikten sonra hastaneye kaldırılan Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, 20 Aralık'tan bu yana Charite'deki üniversite hastanesinde tedavi görüyor.

30 Mart 2013 Cumartesi

Artık bıçak kemiğe dayandı Bu milletin anaları ağlamasın, yeni şehitlerimiz olmasın Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu 30 Mart 2013 EDiRNE

 Artık bıçak kemiğe dayandı. 

Bu milletin anaları ağlamasın, yeni şehitlerimiz olmasın Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu 

30 Mart 2013 EDiRNE

Bıçak kemiğe dayandı.

 

Ama bunu kınama hakkı olmayanları da 

 sizlerle paylaşmak istiyorum. 

 CHP'nin, MHP'nin bunu kınamaya hakkı 

yoktur.

 

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu,

 

 ''Artık bıçak kemiğe dayandı. 

Bu milletin anaları ağlamasın, yeni şehitlerimiz

 olmasın''

 dedi.

 

Müezzinoğlu, AK Parti Edirne İl Başkanlığı 

Danışma Meclisi Toplantısı'nda yaptığı 

konuşmada, Türkiye'de sağlık sektörüne 

yapılan yatırım ve ayrılan paranın her geçen yıl 

arttığını söyledi.

Geçen ay, sağlık sektörüne ayrılan finansmanla 

ilgili bir çalışma raporunu incelediklerini kaydeden Müezzinoğlu, şöyle devam etti:

''2023'te sağlığın finansmanıyla ilgili bir 

çalışma raporuydu. 2014'te ne harcayacağız, 

2017'de ne harcayacağız, 2023'te ne 

harcayacağız ve bu büyümeyi nasıl yöneteceğiz 

diye çalışma yaptık.

 

 Biz ayaklarımızın yere basarak gitmesini istiyoruz. 

 

Bugün 78 milyar olan harcamamız, 2023'te yaklaşık 200 milyar olacak. 

 

Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu hesabı yapabilmesi bile mümkün değil.''

Çözüm süreci

Yaklaşık 4 yıl önce başlattıkları Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi'ne CHP ve MHP'nin millete yakışır bir şekilde destek vermediğini ifade eden Müezzinoğlu, bu nedenle bedel ödemeye devam edildiğini söyledi.

''Artık bıçak kemiğe dayandı. Bu milletin anaları ağlamasın, yeni şehitlerimiz olmasın'' 

 

diyen Müezzinoğlu,

 ''Parti olarak çok büyük bir sorumluluk aldık. Artık bu millet bedel ödemesin. 

 

Bu milletin geleceği daha fazla kararmasın. Bir askerimizin bile şehit olmasına tahammülümüz olamaz. 

 

Bu askerler, bu insanlar bizim evlatlarımız. 

 

Askerlerimizin şehit olmasının önünü kesebilme sorumluluğu olan tek bir yer var, o da siyaset, siyasi iktidar ve siyaseten sorumluluk üstlenenler'' şeklinde konuştu.

Diyarbakır'da 21 Mart'ta düzenlenen nevruz kutlamalarını anımsatan Müezzinoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:


''O miting meydanına Türk bayrağı asmayan anlayışı kınıyor ve reddediyoruz. 

 

Bunu kınamanın AK Parti'li olarak, bu ülkenin bir bakanı olarak hakkım olduğuna inanıyorum. 

 

Ama bunu kınama hakkı olmayanları da 

 

sizlerle paylaşmak istiyorum. 

 

CHP'nin, MHP'nin bunu kınamaya hakkı 

yoktur. 

 

 Hakkari'de Türk bayrağını 

dalgalandıramayan CHP'nin,

 

'Bugün niye 

Diyarbakır'da Türk bayrağı 

dalgalandırılmıyor?'

 

 diye hesap sormaya hakkı yoktur. 

 

Bence ulusu kucaklayan, milleti kucaklayan bir

 siyasi parti, Hakkari'de de Batman'da da 

Siirt'te de Türk bayrağını dalgalandırmalı. 

 

 

Lafla milliyetçilik olmaz. 

Lafla milliyetçilik 

yapmak, Edirne'de, Balıkesir'de, Çanakkale'de 

kolaydır ama milliyetçilik milletin bütününü 

kucaklamaktan geçer. 

 

Hakkari'de de Batman'da da Diyarbakır'da da

 Türk bayrağıyla ben varım diyeceksin ki o 

bayrağı asmayanlara hesap sorabilesin.''